Açlık, susuzluk, cinsiyet, faaliyet, istirahat, boşaltım ve daha birçok fizyolojik faaliyetler ilkel içgüdüler olarak adlandırılır.[1] Bu ihtiyaçlar insanın belli hareket ve davranışlarının oluşmasında önemli etkiye sahiptirler. Fizyolojik ihtiyaçlarla yakından ilgili olan hormonlar ve davranış arasında önemli ilişkiler söz konusudur.[2] Mesela iç salgı bezlerinin salgıladıkları hormonlar, insan davranışını önemli ölçüde etkilemektedir. Kana doğrudan karışan hormonların etkisi, bedende sınırlı bir yerde değil, daha geniş bir alanda görülür. Ayrıca, hormonların etkisi kendini zaman içinde gösterir. Buna karşılık, bilgi ve davranış münasebeti kısmında değindiğimiz sinir sisteminde oluşan bir uyarılma, bedenin belirli bir bölgesini etkiler ve ortaya çıkan etki kendini hemen gösterir.

Hayatta her şeyin bir maksat ve gayesi vardır. Lüzumsuz ve boşuna hiçbir şey yok gibidir. İnsandaki şehvet duygusu da, bir maksat için yaratılmıştır. Nitekim eğer cinsî arzular yok edilseydi, nesil kesilirdi. Annelik şefkati ve sevgisi olmasaydı; hiçbir kadın yavrusunu dokuz ay taşıma zahmetini göze almazdı. Asrımıza damgasını vurmuş gibi görülen Freud, şehvet içgüdüsünü mübalağalı bir şekilde almış ve kullanmıştır. O, cinsellik ve şehvet tabiri ile insanın bütün temayüllerini kastetmektedir. Böylece insanı tamamen cinsî bir makine haline sokmaktadır.[3] Nitekim bu anlayış günlük hayatta ciddi bir şekilde kendisisini göstermektedir.

Bu bağlamda İslâmî yaklaşımdaki gözü haramdan sakınma ve haram olan bir şeyi yapmayı düşünmenin bile hoş karşılanmaması; hormonların harekete geçmesini önlemek açısından önem arz etmektedir. Bu yaklaşım detaylandırılarak araştırma konusu olabilir.

Yalnızlık, bizim gerçekte ihtiyaç duyduğumuz şey ile istediğimiz şey arasında farklılıklar meydana getirebilir. Yalnız kişiler, toplumsal beceri ve başkalarıyla münasebetlerinde sosyal sorumluluktan da mahrum kalırlar. Sosyal kaygı, yalnızlık ve ruhi çöküntü arasında güçlü benzerlikler vardır.[4] Bu yüzden Hz.Peygamber cemaatte bulunmayı tavsiye etmiştir.[5]

Merak ve yeni durumlar keşfetme ya da ilginç nesneleri araştırma ve kurcalama eğilimi, organizmanın fizyolojik ihtiyaçlarından bağımsız olarak gelişen bir güdü gibi görünmektedir.[6] Bir düşünür, bir keresinde şöyle dedi. "Ne düşündüğümüz, ne hissettiğimiz ve ne olduğumuz büyük oranda iç salgı bezlerimiz ve iç organlarımız tarafından belirlenir." Ama ben, gerçeğin çoğu kez tersi yönde olduğuna inanmaya başladım.[7] Yani davranışlar fizikî ihtiyaçlardan ziyade sosyal ve ahlakî ihtiyaç ve kabuller tarafından yönetilmektedir. Bu, gerçekten modern anlayışın dışında orijinal bir tespittir ve vakıaya mutabık olması da kuvvetle muhtemeldir.

Fizyolojik ihtiyaçlar, birinci derecede insanın bedensel varlığıyla ilgilidir. Bunlar, insanın sıhhatli bir vücut yapısına sahip olmaları için makul ve meşru bir biçimde karşılanmalıdır. Bunlardaki aşırılıklar da diğer aşırılıklar gibi hoş görülmemektedir. İnsan, çoğu defa nefsanî arzularının (egosantrik duygularının) esiri olarak; şahsi menfaatinden başkasını düşünemez hale gelebilir. Bu durumda doğruyu tayin ederek insanı, kendi aleyhine de olsa içten gelen samimi bir duygu ile bunlara riayete mecbur edecek yüce bir kuvvet, manevi bir güce ihtiyaç vardır.[8] Bu manevi güç de ruhun ihtiyaçlarıyla yakından alakalıdır.



[1] Krech, Sosyal Psikoloji, s. 54.

[2] Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, s. 84-85.

[3] Bilgiseven Genel Sosyoloji, s. 57.

[4] Brehm, Social Psychology, s. 171-172.

[5] Muhammed b. Abdurrahman, Tuhfetü'l-Ahvezî, Daru'l-Kütübi'l-Ilmıyye, Beyrut, trs. , c.6, s. 322.

[6] Atkinson, Psikolojiye Giriş, c.1, s. 436.

[7] Morris, Gerçek Başarı, s. 271.

[8] İzzet Er, Din Sosyolojisi, Akçağ Yayınları, Ankara, 1998, s. 263.


Dr. Hüseyin Emin SERT