Devlet Eliyle Eşitsizlik

Misafir Kalem
Bir devletin, milletin geleceği mevcut nesillerin ya da doğacak olan nesillerin maddi ve manevi olarak nasıl eğitilip öğretildikleri, kendilerine nasıl bir gelecek hazırlandığı ile doğrudan ilgilidir. Çünkü bir çocuk doğumdan itibaren öncelikle; ailesinin kendisine hazırladığı, hazırlayacağı psiko-sosyal-ekonomik ortamı alacak ve o değerlerle büyüyecek ve kişiliği şekillenecektir. Ve de soysal çevrenin( toplum, arkadaş ortamı, okul ortamı, diğer sosyal ortamlar) vereceği kültürle yetişecektir.
İnsanoğlu daima fani iken, baki kalan devletimiz, maddi manevi değerlerimiz, kültürümüzdür. Ama maalesef acı bir gerçekle her geçen gün daha da karşı karşıyayız. Toplumumuz sürekli bir dejenerasyona uğramakta; Türk Milletini Türk milleti yapan aile kavramımız, toplumsal bağlılığımız gün geçtikçe erimekte kaybolmaktadır.
Bu yozlaşma yeni nesillerde çok daha hızla ilerlemekte belki birinci kuşak ve ikinci kuşak arasında düşünsel ve davranışsal farklılık görülebilmektedir. Anne- babalar çocukları ile farklı düşünüp yaşamaktadırlar. Toplumca tabir edilen geleneksel – yenilikçi tartışmaları gibi. Her geçen gün kaybedilen değerler, toplumsal ortamların bozulmasıyla birlikte; herkesçe malumdur ki artık sigara içme yaşı 10 yaşlarına kadar düşmüştür. Uçucu uyarıcı madde kullana çocukların yaş aralığına bakarsak istatistikleri ürkütücüdür. Okullardaki kavgalar, çeteleşmeler, öğretmenlere darp haberleri vb. Bundan 10 sene evvel ki dönemler ve daha ileriki dönemler hatırlanacak olursa toplumda en saygın meslek grubu belki de öğretmenlerdi. Her kesimden saygı gören, bilirkişilik imajı olan öğretmenler idi. Okulda ve okul çıkışında öğretmenlere saygımız sınırsızdı. Öğretmenleri gördüğümüz zaman utanır, gözünden kaçmak isterdik. Bu davranışımız korkudan değil, saygıdandı. Tüm bu öngörülerden özetle mevcut neslimiz ve gelecek neslimiz tehdit altındadır. Bir de mevcut devlet politikası (başlığımıza konu olan cümle) içersinde; yapılan, uygulanan yanlış uygulamalara dikkat çekmek istiyorum. Devlet eliyle yürütülen haksız bir rekabet ortamının olduğunu düşünüyorum. Toplumun sosyo-ekonomik durumunu genelde 3 sınıfa ayırıyoruz üst orta ve alt diye. Mevcut şartlar altında alt sosyo ekonomik düzeydeki ailelerin çocukları, orta ve üst sosyo-ekonomik ailelerin çocukları karşısında her platformda geride kalmaktadır. Çocuğun kreş çağından üniversiteyi bitirene kadar hatta iş hayatında belki de yaşamlarının sonuna kadar avantajlı konumda olmaktadırlar. Yapılan araştırmalarda, maddi durumları ve sosyal statüleri ileri düzeyde olan ailelerin çocuklarında, düşük doğum ağırlığı gibi istenmeyen durumlar daha az görülmektedir. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Nazlı Baydar tarafından yürütülen “Türkiye’de Erken Çocukluk Gelişim Ekolojileri” (TEÇGE) çalışması, sosyo ekonomik durumu iyi olan ailelerin bebeklerinin sosyo ekonomik durumu düşüklere oranla 700 gram daha ağır doğuyor. Araştırmaya göre, sosyo ekonomik durumu iyi olan ailenin bebeği daha fazla uzuyor, zekası da daha iyi gelişiyor.

1- KREŞLER: Kreşlere giden çocukların aileleri mutlaka gelir düzeyi yeterli ailelerin çocuklarıdır. Alt ekonomik gelirli bir aileni çocuğunu kreşe vermesi mümkün değil çünkü öncelikli hedefler farklı o ailelerin öncelikli hedefi geçim derdi olacaktadır. Çocuğun geleceğini düşünmek dar kapsamda olacak belki hayallerle bu işi düşünebilecektir. Kreş ortamının bir çocuğun psiko-sosyal gelişiminde ne kadar fayda sağladığı inkar edilemez .
2- ÖZEL OKULLAR: Asıl sıkıntı bu aşamadan sonra başlıyor. Bir özel okulun en asgari düzeyde yıllık bedeli beş bin liradan aşağı değildir. Bu sekiz on bin liraya kadar çıkabilmektedir. Bu da aylık en az 400 Lira demektir. Asgari ücretin ortalama 550 Lira olduğu bir devirde insanlar neyi düşünür acaba , elbette önce maddi ihtiyaçlarını düşünür. Zaten bu ücret maddi ihtiyaçları da karşılamayacaktır. Dolayısıyla bu insan, ömrü hayatında çocukları için asla ekstra bir harcama yapamayacaktır. Devlet ne verirse onunla yetinecektir.
3- Dersaneler: dershane olmadan üniversite sınavı kazanılmaz bu sözü duymayan yoktur. Hakikaten de öyle. Bunu devlet de biliyor öğrenci ve veliler de biliyor, toplum da biliyor. Bunun bir örneği belki de hiç bir ülkede yoktur. Yukarda da belirttiğimiz gibi alt kesim ailelerin çocukları diğer çocuklara nispeten haksız bir rekabet içinde olacaklardır. Dersaneye gitmeden kendi çabalarıyla üniversiteyi kazanmaya çalışacaklardır. Belki sözel bölümündeki bir öğrenci kendi çabalarıyla kazanma ihtimali fazla olabilir ama sayısal bölümünden bir öğrencinin şansı daha da azdır.
Belki de hayatın her aşamasında alt – sosyo ekonomik düzeydeki aileler hep 1-0 yenik başlayacaklardır. Bu durum belki de ilk insanlığın başlangıcından buyana süregelen bir durum. Ama özellikle günümüz sömürgeci kapitalist düzenlerde. Çünkü alt kesim hergeçen gün kaybederken veya yerinde sayarken üst kesim her geçen gün kazanmaktadır.
Yukarıda kısmen de özetlenmeye çalışılan durumlardan anlaşıldığı üzere ülkemizde dolaylı da olsa devletin de katkılarıyla kreş çağından üniversiteye kadarki süreçte bir eşitsizlik olduğu barizdir.
Peki, ne yapılabilir;
Öncelikle bu kadar eşitsizlikler içinde devlet, eğitimi bir milli politika haline getirmeli ve en öncelikli meselesi haline getirmelidir. Bana göre en stratejik konu eğitim olmalı dolayısıyla milli eğitim bakanlığı olmalı. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi gelecek nesil bu süreçte milli eğitimin eğitim sisteminden yetişecek çocukların olacaktır. Elbette özel sektör olacaktır çünkü rekabet ortamının olduğu yerde kalite, teknoloji, gelişim olacaktır. Ancak bizim derdimiz ekonomik anlamda maddi yoksunluk, yoksulluk içinde olan çocukların durumudur. Gerektiği yerde devlette özel sektörle rekabet edebilmelidir. Her ilde hemen hemen birçok kreş görmekteyiz. Ancak devlet eliyle yürütülen kreşler yok denecek kadar azdır varsa bile büyükşehirlerdedir. Her ilin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre kreşler yapılmalıdır. Böylece ilk aşama olan kreşe giden çocukla gitmeyen çocuk arasındaki eşitsizlik giderilmiş olacaktır. Genelde düz liseler diploma almak için kullanılan bir araç olarak görülmekte dersaneye gitmeden üniversiteye girmek adeta mümkün olmamaktadır.

Bu nedenle; milli eğitim bakanlığı en büyük yatırımının ilk öğretim ve ortaöğretim kurumlarına yapmalı gerek fiziki imkanları gerekse müfredat açısından tam donanımlı olmalıdır. Öğretmenlerin özlük hakları iyileştirmeli moral motivasyonları en üst seviyede tutulmalıdır. Bir de bizim genel anlamda en büyük sıkıntılarımızdan birisi yapılan işin etkin denetiminin yapılmaması, bu her alanda geçerli bir sıkıntımız. Her eğitim öğretim seviyesindeki eğitim kurumlarının etkin verimli denetimlerinin yapılmayışı . yapılan denetimler genelde şekilsel yüzeysel denetimler olmaktadır. Asıl amaç olan öğrencilerin ilgili müfredat çerçevesinde gelişimlerinin denetlenmeyişidir. Denetlense bile gerekli yaptırımların gereğince yerine getirilmemesi önemli bir sorundur. Aslında bu denetim bile sağlandığında devlet kurumlarında ekstra bir tedbir almanın bile gereği olmayacaktır. Üniversiteye girişlerde uygulanan katsayı problemi de tamamen siyasi amaçlı bir devlet eliyle eşitsizlik örneğidir. Unutulmamalıdır ki yasama, yürütme ve yargı devletin üç erkidir. Herkesçe malumdur ki Danıştay iki kez üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin düzeltilmesine yönelik düzenlemeyi iptal etti. Gerekçe anayasaya aykırılık ama anayasada MADDE 42. – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Der
Tekrarlamak gerekirse bir milletin geleceği yetiştirdiği yetiştireceği neslin nitelik ve niceliğine bağlıdır.

Mehmet Aldemir

 

 

Bir yanıt yazın